Ana Sayfa Aktüel Rota ŞİMDİ GEMİLERİ YAKIN
0

ŞİMDİ GEMİLERİ YAKIN

0
0

Çantamdan Ziya Paşa’nın Endülüs Tarihi isimli kitabını çıkardım ve kalan son birkaç sayfasını okumaya başladım. Bir elimde kalemim vardı ve önemli gördüğüm cümlelerin altını çiziyordum. Sonra sırf bu gezi için yanıma aldığım not defterimi açtım ve düşüncelerimi yazmaya başladım. Başkenti Şam olan Emevi Devleti’nin Afrika Valisi Musa bin Nusayr, Kuzey Afrika’nın tamamına yakınını ele geçirdikten sonra Berberi olarak yanında çalışan Tarık bin Ziyad’ı komutan olarak başına koyduğu yaklaşık 7 bin kişilik bir birliği Avrupa’ya gönderdi. Tarık bin Ziyad, kıyıya çıktıktan sonra askerlerine gemileri yakmalarını emretti ve “İşte eğer sabır ve sebat ederseniz, muzaffer olup Endülüs’ü fethedersiniz. Yok, eğer kaybedersek bu topraklarda ölürüz. Kimse geri dönmeyi
düşünmesin.”
Tarık bin Ziyad, askerleri ile birlikte efsanevi bir başarı elde etti. Onun açtığı yoldan Musa bin Nusayr, çok daha kalabalık bir ordu ile geldi ve kısa bir süre içerisinde Endülüs, Müslüman sancağının sallandığı bir kara parçası hâline geldi.
“Şimdi gemileri yakın”, cümlesi bu yüzden bu kadar anlamlı. Hayalleri olan ve hayalleri doğrultusunda yaşamayı göze alabilen her can için gemileri yakma vaktidir. Kaybedilen veya tereddüt ile geçirilen her an, kıymetli ve geri getirilemez. Gemiler yakıldığı zaman Sevilla-İşbiliye, Cordoba- Kurtuba, Granada-Gırnata, Malaga- Malaka ve Andalucia-Endülüs olur. Gemiler yakıldığı zaman Cebel-i Tarık olur…
Kudüs’ten Endülüs’e
MÜSİAD Hizmet Sektör Kurulumuzun organizasyonu ile 45 kişilik bir ekiple dört günlük bir Endülüs gezisi için İstanbul Atatürk Havaalanından Malaga’ya hareket etmek üzere toplandık. Hizmet Sektör Kurulu Başkanımız Sertip Akşahin ile ayaküstü konuşuyorduk, kafileden biri, “Böyle bir gezi fikri nereden aklınıza geldi?” diye sordu. Sertip Akşahin, “Birkaç ay önce bir Kudüs gezimiz olmuştu. O gezide Sektör Kurulları Başkanımız Mahmut Asmalı abimiz hep birlikte bir kere de Endülüs’e gidelim, demişti. Bu gezinin ilk tohumları, o gün atıldı. Mahmut Asmalı abimizin teşviki ile Endülüs’e gidiyoruz. O istedi biz de Hizmet Sektör Kurulu olarak organize ettik, inşallah güzel bir gezi olacak.” diye cevap verdi. Orada bulunanlardan, “O zaman, bundan sonra da hep birlikte önce Bosna, ardından da Umre ziyaretimiz olsun.” diyenler oldu. Sektör Kurulları Komisyonu Başkanımız Mahmut Asmalı da “Ben daha önce Bosna’ya gittim; ama böyle bir ekiple tekrar gitmeyi çok isterim.” dedi. O zaman bir sonraki rota Bosna…

Tarık’ın Dağı
Yaklaşık dört saatlik bir yolculuğun sonrasında Malaga Havaalanına indiğimizde sıcak bir hava karşıladı bizi. Malaga, deniz kıyısında Cebeli Tarık Dağlarının yamacında kurulmuş küçük bir İspanya şehri. Bu şehir, Müslümanların bu coğrafyadaki ilk yerleşim yeri olmuş.
Farklı dillerin konuşulduğu ülkelere yolculuk yapmaya başladıktan sonra dikkatimi çeken ilk şeylerden biri de havaalanlarındaki çıkışı gösteren yazı oluyor. “Salida” İspanyolca çıkış anlamında kullanılıyor ve salida yazısını takip ediyoruz. Havaalanı çıkışında kafilemizi küçük bir sürpriz karşıladı. Bir kişinin bavulu kaybolmuştu. Bir süre bekledik. Fakat vardır bunda da bir hikmet diyerek devam ettik.

Filinta’nın İspanya’sı
Havaalanından hareket ettikten sonra gezi organizatörümüz mikrofonu rehberimize bıraktı. Rehberimiz, “Biliyorum,” dedi “İsmimi duyduğunuzda bunun bir takma isim olabileceğini falan düşündünüz; ama öyle değil bu benim gerçek ismim, Filinta Kanmaz. İspanya’ya hoş geldiniz. Endülüs’ün hüzünlü tarihine gerçekleştireceğimiz yolculuğumuza hoş geldiniz.”
Filinta gerçekten çok iyi bir rehber olduğunu bizlere ispatladı. Yakınlığı, sıcak tavrı ve duygusallığı ile bizlere unutulmaz bir Endülüs anlatısında bulundu. Filinta’nın otobüste yaptığı ilk konuşmasında, “İngilizcesine güvenip gelenlerin hüsrana uğradığı bir coğrafya burası. YıldaMortalama 50 milyon turisti ağırlayan İspanyollar, siz İngilizce konuşmakta ısrar ettikçe İspanyolca cevap vermeye devam edecektir. Siz anlasanız da anlamasanız da… Bunun için en iyisi kendinizi zorlamayın ve Türkçe konuşun… Ya da naçizane tavsiyem bir “Hola” (merhaba) ve bir “Gracias”
(teşekkürler) ile birlikte vücut diliyle anlaşmak. Deneyince göreceksiniz.” Filinta’nın ikinci tavsiyesi ise, “İspanya’da hayat çok hareketli olmasına karşın aslında hizmet sektörünün hemen hepsinde bir ağırlık sezersiniz. Zamanımız hep kıymetlidir; fakat burada birine acele etmesini söylemek sizin zamanınızı daha fazla kayba uğratır. Alıştığınız ve bildiğiniz pratikliği İspanya hava sahasına girer girmez unutun.” Üçüncü tavsiyesi ise, “İstisnai yerlerin dışında pasaport kullanmayı gerektirecek bir durum yok. Turist yoğunluğunun çok fazla olduğu Barcelona, Madrid, Valencia, Sevilla gibi büyük şehirlerde hiçbir özel eşyanızı kafe, restoran gibi yerlerde masanın üzerine koymamanızı tavsiye ederim.” şeklinde olmuştu.

Sonra da “Bizim gibi tez canlı ülke insanları için İspanya’da ‘biraz’ sabır gerekiyor. Otelde, restoranda, müzede nerede olursanız olun herkes ve her şey çok yavaştır. Bir türlü eksik havlunuz odanıza gelmez. Restoranda yere düşen
çatalınızın yenisi gelmez. Müze girişlerinde ve hemen hemen her yerde o sıra bir türlü size gelmez. Sorduğunuzda ise hep aynı cevabı alırsınız: “Tranquilo! Sakin ol!” İspanya’da geçirilen zaman zarfında bu yavaşlık çoğu zaman turistleri rahatsız ediyor. Ama bunu bilerek seyahat etmek, beklentilerinizi buna bağlı olarak ayarlamak,geçireceğiniz zamanı daha keyifli kılacaktır.
Hangi şehirde olursanız olun, gün içerisinde bir plan yapacak olursanız alternatifleriniz olsun. Çünkü yılın 365 günü 14.00-17.00 arası “SİESTA” denilen bir öğle arası vardır. Hediyelik eşya dükkânlarından restoranlara ziyaret edebileceğiniz birçok yer kapalı olur. Sabah 10.00’da “Güne merhaba” diyen İspanyollar, bu öğle aralarından sonra saat 20.00-21.00 ya da 22.00’a kadar çalışırlar. Bankalar 14.00’a kadar çalışır ve hafta sonları açılmaz. Peki, insanlar bu kadar zamanı nasıl değerlendiriyor? Cevap için buraya gelmeniz gerekiyor.

Ağla Oğul Ağla…
Fatih Sultan Mehmet, 1453 yılında İstanbul’u fethettikten sonra İstanbul’a girer ve fethin sembolü olarak Ayasofya’yı camiye dönüştürür. Bu haber Batı dünyasında büyük yankı uyandırır. İşte İstanbul’un fethinin rövanşı Granada’nın fethidir. Hikâyenin bir tarafında çağ açan İstanbul, diğer tarafında gözü yaşlı Endülüs’ün son kalesi Granada, yani Gırnata… Granada’yı, Filinta’nın anlatımı ile dinledim. Şehir iki tepe arasına kurulmuş düz bir ova boyunca genişlemiş. Sabah saatlerinde ilk olarak üç semavi dinin örnek yapılarıyla dolu Albaicin yani El-Beyza mahallesine
gittik. Dar sokaklar, taş yapılar ve buram buram çiçek kokuları arasında yürüdük. Burası
eski Gırnata imiş. Sonra teras gibi bir yere geldik
ve karşımızdaki manzarayı izledik.
Ve Elhamra… İnternette gördüğüm tüm Elhamrafotoğrafları herhâlde buradan çekiliyor. Mirador (Bakacak) adındaki bu yerde 30 yıldır İspanya’da yaşadığını öğrendiğimiz Sakaryalı bir fotoğrafçı ile karşılaştık.
Elhamra, kırmızı anlamına geliyor. Saray yapımında kullanılan taşların rengi kırmızı olduğu için bu isim verilmiş. Sarayın hemen yanı başından akan Darro Nehri, Granada’nın dört bir yanını dolaşıyor. Bu nehirden çıkarılan yassı taşlarda sarayın kaldırımlarını süslemiş durumda. Elhamra Sarayı’nın girişinde bizi iki İspanyol görevli karşıladı. Biletlerimiz konusunda dikkatli olmamızı tembihlediler. Bunu içeri girince anladık. Çok kalabalık bir ziyaretçi trafiği olduğu için içerideki yoğunluğu kontrol altında tutmaya çalışıyorlar. Bunun içinde belirli noktalardan geçerken biletinizi görevlilere göstermeniz gerekiyor. Elhamra Sarayı’nda önce “Cennet Köşesi” denilen yaz bahçesini dolaştık ve ardından iki buçuk saat süren turumuzu gerçekleştirdik. Filinta, çok güzel anlattı…
Kuzey Batı Afrika ve bir dönem İber Yarımadası’nı da içinde barındıran Müslüman idaresindeki coğrafya “Mağrip” diye anılır. Şehre en yakın Sierra’ya doğru tepelerin birinin ismi “Mağriplinin ah ettiği yer.” ya da “Mağriplinin gözyaşı döktüğü yer.” olarak bilinir. Çünkü Endülüslü Müslümanların geldiği coğrafyadır Mağrip ve son şehir Granada düşünce, bitmiştir Endülüs tarihi. Bu yüzdendir ki San Nicolas’ın manzarasından Elhamra Sarayı’nı seyrederken aklıma her zaman şu hikâye gelir; Gırnata Emirliği’nin son sultanı Ebu Abdullah (12. Muhammed) şehrin anahtarlarını savaşmadan İspanyol kralı ve kraliçesine teslim ettikten sonra artık bu şehirde kalamayacağını anlamış ve yaşadıkları baskılar sonucu şehri terk etmek zorunda kalmıştır.
Bir gün batımı vaktidir. Güneş; yapımı neredeyse 250 sene sürmüş, ilmek ilmek işlenmiş ve her köşesinde Yüce Yaradan’ın adının zikredildiği Elhamra Sarayı’na ve Gırnata’ya Endülüslülerin sancaktarlığında son kez vurmaktadır. Yüzyıllarca bu coğrafyada hüküm sürmüş bir medeniyetin son veda vaktidir. Sultan Abdullah tepenin başında durur, son bir kez arkasını döner ve gözlerinden ilk damlalar düşerken, ona söylenebilecek en ağır sözü hemen yanı başındaki annesi söylemiş: “Ağla oğlum ağla… Erkekler gibi savaşmadın şimdi otur kadınlar gibi ağla. Erkekler gibi savaşmadın şimdi sana kadınlar gibi ağlamak yaraşır.” 2 Ocak 1492 itibarıyla şehrin anahtarları verilmiş ve devamında bu hazin hikâyeler tarih sayfalarında yerini almışken, şehri terk etmek istemeyen son Endülüslülerin dillerinde ise şu dizeler vardı: “Kendi yurtlarında bey idiler şimdi küfür ülkesinde uşak.”
Ululuğun görkemli yükselişinden, uçuruma yuvarlanan
bu halka acıyan yok mu?
Nerdesiniz!
Her karışında “Allah’tan başka galip yoktur.” yazan Elhamra Sarayı’nda, Alcazaba (El-kasaba) kale kısmının şehri 360 derece gören en yüksek burcu vardır ve bu kale burcuna yeniden fetihten yani Reconquista’dan sonra eklenen gümüşten çan çalınırken birileri için, başka birileri hıçkırıklara boğuluyordu sekiz asır sonra yıkılan bir medeniyet için;
Yıl 1492 Gırnata artık düştü, yani Endülüs artık öldü.
Hiçbir ölünün ardından bu kadar gözyaşı dökülmedi ve dökülmeyecek.
Ama dökülen onca gözyaşı Endülüs’ü geri getirmeye yetmeyecek.
Endülüs artık öldü.
İstanbul’un fethinden tam 39 yıl sonra…
Tarık Bin Ziyad sonrasında hızlı bir şekilde fethedilen bu topraklar, yüzyıllar sonra adım adım kaybedildi. İşbiliye, Kurtuba ve diğer şehirler düşerken Gırnata’da saray yapımına devam edildi. Elhamra, Endülüs’ün gözü yaşlı sarayı düşen son kaleydi.

Elhamra’dan ayrıldıktan sonra Kurtuba’ya hareket
ettik.
Kurtuba Yandı, Yakılan Her Bir Sayfada
“O nasıl bir gönlü bolluktur, La Mezquita Catedrali (Mescid Katedral), 3 semavi dini, 7 farklı ırkın, 7 farklı dilde kardeşçe yaşadığı bir medeniyet. Bir tarafta sinagogdan çıkan Maimonides (İbn-i Meymun), diğer yandan eski Mescid-i Kebir’den çıkıp ona el sallayan Muhiddin İbn-i Arabi (İbn-i Arabi). Manastırdan çıkan rahiplerden bir tebessüm, Cordoba.
Avrupa’nın ‘Averroes’ olarak bildiği İbn-i Rüşd, Aristo’nun mantık ve felsefesini anlatabilmek için ne cefalar çekti kim bilir? İnsanlar gelsin eski başkent Kurtuba’ya. Bu daracık sokaklarda, beyaz badanalı duvarları çiçeklerle donatılmış evlerin arasında yürürken, sevgi dininin yolcularının ne yaptıklarını görsünler. Her şeyden önce sevgiyle ama en önce sevgiyle…”
Kurtuba Merkez Camii, İspanyolcada “Mescit” kelimesinden türemiş Mezquita adıyla biliniyor. Endülüs Emevilerinin başkenti Kurtuba’da 600 kadar cami varmış. Bu camilerin en anıtsal ve en ihtişamlısı Kurtuba Camii’dir. Vadil-Kebir Nehri kenarındaki caminin temelini 786’da Birinci Abdurrahman atmıştır. Ulu cami bugün Cordoba Katedrali’dir.
Birinci Abdurrahman tarafından yaptırılan ve 785 yılında inşasına başlanan caminin yapımı bir yılda tamamlanmış. İlk yapıldığındaki büyüklüğü 75 metre eninde ve 100 metre boyundaymış. Daha sonraki hükümdarlar camiyi çeşitli eklemelerle büyütmüşler. Dünyadaki en fazla sütuna sahip olan mabet, Kurtuba Camii’dir. Kurtuba Camii’nin en güzel kısmı mihrabı ve minberi. Bizden kalan tek iz belki de. Mihrap at nalı şeklinde. Mihrap kemerinin dayandığı sütunlar eşsiz güzellikte. Kurtuba Camii’nin kemerleri ve dış süsleri çok zarar görmüş olmasına rağmen iç süsleri hâlâ göz kamaştırıcı. Kurtuba Camii, 1236’da katedrale çevrilmiş. Etrafımızdaki heykelciklere ve Rönesans döneminden kalan resimlere bakarak mescidin içinde dolaştık. Çıkışta hep birlikte bir fotoğraf çektirdik.

İşbiliye’de Son Gün: MERHABA RUHUM
Gezinin başında Filinta’ya, “Endülüs’te hatta İspanya’da en sevdiğin şehir hangisi?” diye sormuştum. “Sevilla”, demişti. Sonra da yüzümdeki şaşkınlığı görünce de; Bir kez İspanya’nın diğerlerine göre daha ünlü bir şehrinde bulunmuş olabilirsiniz. Ama bu kesinlikle İspanya gezi defterini artık kapattınız anlamına gelmesin. Hata edersiniz. Defalarca gelinebilecek ve her seferinde ayrı bir güzelliğin içinde kaybolacağınız bir coğrafyadan bahsediyorum. İşte öyle güzel öyle naif yerlerden bir tanesi Endülüs bölgesinin başkenti Sevilla.
Bana sorulduğunda hiç tereddütsüz cevapladığım İspanya’nın yaşanılası en güzel şehri, eski adıyla “İşbiliye”. MÖ 2. yüzyıldan bu yana gelişen bir tarihin devamı, eski bir Roma şehri ve asırlarca Endülüslü Müslümanların yaşadığı 21. yüzyıl Avrupa kentlerine her hâliyle âdeta rest çeker hâlde.
”Gelin bir de beni görün işte o zaman anlarsınız.” diyor, defalarca duydum. Şehir hiç konuşur mu demeyin.
Sevilla’nın tam ortasından geçen Guadalquivir (Vadil-Kebir) Nehrine dalıp giden insanlar başka bir şey dinlemiyorlarsa evet konuşur.
Eğer yanılıyorsam Alcazar(El-Kasır) Sarayı’nın o muhteşem bahçelerinde gördüğüm insanlar ne dinliyordu peki? Ya da şu anki Sevilla Katedrali’ni anlatırken neden eski İşbiliye Ulu Camii’nden fırça yerim hep?
Ya da kime sorsanız gösterir, Santa Cruz meydanındaki eski sinagogun olduğu meydanda fotoğraf çekenlerin, fotoğrafın altına yazdıklarının ilham kaynağı nedir?
Arkamdaki yapı 1248’e kadar Endülüs’e ait bir cami. Şimdilerde katedral hâlini gezerken, zamanında iyiye ve güzele dair edilmiş tüm duaları ya da bu şehir düşerken yaşanmış acıların feryatlarını duymamanız mümkün mü?
Yüzünüzde tebessüm bırakacak o kadar çok şey gösterir ki Sevilla, beğenmeyen kimse görmedim. Ama az beğenene rastgeldiğim de durumu “Maria Luisa” parkındaki güvercinlere izah ettim. Her yerinize konarak kanat çırpan ve yanağınızdan bir buse almadan gitmeyen beyaz güvercinler sayesinde Sevilla’yı hep en güzel hatıraların
şehri yapmaya çalıştım. Bu da yetmediyse âşıkların dilek kilitleriyle süslediği köprülerden geçerken nehirde tekne turu yapan misafirlerim için iyi dileklerimle köprünün demirlerine bir kilit de ben astım. Endülüs şehirlerindeki insanların kendine ait hitap şekli ve konuşma tarzı sizi şaşırtmasın. Sevilla’da hiç tanımadığınız birine usulca sokulup “MERHABA” yani “HOLA” diyecekseniz, Sevillalılar gibi “HOLA Mİ ARMA” deyin, önce size gülümserler.
Yani; MERHABA RUHUM…
Bu şehrin insanlarının selam verme şekli bile bu kadar içten ve samimiyse Sevilla’nın sizde bırakacağı etkiyi gelin siz düşünün. Bu gezinin düzenlenmesine vesile olan MÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi ve Sektör Kurulları Başkanı Mahmut Asmalı, Hizmet Sektör Kurulu Başkanı Sertip Akşahin ve diğer Hizmet Sektör Kurulu üyeleri ile kafilemizi oluşturan herkese teşekkür ediyorum. Ama özellikle Vizyon Tur ve rehberimiz Filinta Kanmaz’a ayrı bir parantez açarak teşekkür etmeliyim. Çünkü gerçekten çok detaylı ve özverili bir gezi organizasyonu hazırlamışlar. Bakalım yol bir sonraki sefere nereye götürecek.

FİKRİNİZİ BELİRTİN.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir