Ana Sayfa Özel Dosya Gelecek Senin, Sahip Çık!
Gelecek Senin, Sahip Çık!

Gelecek Senin, Sahip Çık!

0
0

Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği, toplumu ilgilendiren tüm konularda olduğu gibi “Referandum Süreci”nde de düzenlediği toplantılarla halkı bilgilendirdi. Gerçekleştirilen toplantılarda anayasa maddelerinin detaylarına veya günlük siyasi tartışmalara girilmedi. Söz konusu anayasa değişikliğinin anlamı, iş dünyasının bakış açısı ile anlatıldı. Dünyadaki ve Türkiye’deki ekonominin gidişatını yorumlamanın yanı sıra Türkiye’nin içerisinde bulunduğu referandum sürecinin de değerlendirildiği “Gelecek Senin Sahip Çık” toplantıları 30 ilde yapıldı.

İstikrar Sürecek mi Emin Olmak İsteriz

Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği mensupları olarak bizler, iş dünyasının temsilcileri olarak doğru sonuç veren ölçümlemelere çok önem veriyoruz. Çünkü iş dünyası, önünü görmek ve yere sağlam basmak ister. Yanlış zamanda yanlış yatırım yapılmasını arzu etmiyoruz. “İstikrar sürecek mi?” buna emin olmak isteriz. İş dünyasının asıl sorunu nereye gideceğini bilemediği zaman baş

günü açıkladığımız SAMEKS Endeksleri ile 2017 yılının ilk üç ayına baktığımızda gördük ki sonuçlar, firmaların Türkiye ekonomisine duyduğu güvene ve önümüzdeki dönemde de artış yaşanacağına işaret ediyor. 16 Nisan’da halk oylamasından çıkan sonucun “Evet” olmasıyla SAMEKS’in çok daha yüksek puanlara ulaştığını göreceğimize inanıyoruz. Ekonomik aktivitede iyileşmeler var ve bizim de temennimiz bu canlılığın iyileşerek devam etmesi yönünde.

İstikrar Olmadan Yeni Hedef Belirlemek Mümkün Değil

MÜSİAD’ın gerçekleştirdiği tüm çalışmalardaki amacı, iyiye gidişatın sürdürülebilir olabilmesidir. Çünkü başarı devamlılık ister, süreklilik gerektirir. Bu da çalışmaların sürdürülebilir olmasını zorunlu kılar. Bireysel ve toplumsal meselelerde eğer bir hedefe ulaşmak istiyorsak, işler dönüp dolaşıp “sürdürülebilirlik” kavramında düğümleniyor. Sürdürülebilirlik demek, istikrar demektir.

Hep Olması Gereken Yerde Durduk

İstikrar olmadan; yeni hedefler belirlemek ve yeni başarılar elde etmek şöyle dursun mevcut kazanımları korumak bile mümkün değildir. Tarihimiz, ne yazık ki bunun örnekleriyle dolu. Hamdolsun MÜSİAD, 28 Şubat’ta nerede durduysa, muhtırada da Gezi Olaylarında da 17-25 Aralık Süreci’nde de ve elbette 15 Temmuz FETÖ’nün hain darbe girişiminde de tam zamanında ve olması gereken netlikte, olması gereken aynı yerde durdu. Bugün de bundan sonra da bizler hep aynı yerdeyiz. Ülkesini seven işadamları olarak milletimizin tarafındayız.

Tavrımızı Gösterip Kenara Çekilmiyoruz

Bosna-Hersek’in Bilge Kralı, mücadele insanı, derin entelektüel birikime sahip merhum Aliya İzzetbegoviç diyor ki: “Tarihi, yani kaderi, Allah yazar. İnsanlar, tavırlarıyla nerede durduklarını belli ederler.” İşte, biz de bunu yapıyoruz. Tavrımızı gösteriyoruz. Ama sadece tavrımızı gösterip sonra kenara da çekilmiyoruz. O tavır doğrultusunda, çalışıyoruz. Sonuç mu? İşte, biz o sonuca, “Kader” diyoruz. Kaderi, Allah belirler. Millet olarak, bugüne kadar siyasette vesayete, toplumda düşmanlığa, ekonomide gerilemeye, hukukta adaletsizliğe ve uluslararası kamuoyunda itibarsızlığa neden olan darbelerden, muhtıralardan ve müdahalelerden çok çektik. Artık, başka darbe süreçlerinin yeniden yaşanması bir tarafa, ihtimalini bile aklımızdan geçirmek istemiyoruz. Bugün, Türkiye’nin artık böyle meselelerle kaybedecek zamanı yok. Milletimizin, böyle gürültülere pabuç bırakmaya da hiç niyeti yok. Türk milleti, 15 Temmuz’da bunu bütün dünyaya gösterdi. Fakat köklü çözümlere ihtiyacımız vardı. Bunun gibi sorunların ortaya çıkmasına meydan vermeyen yapısal çözümler gerekiyordu. Referandum sonucu bunun için güzel bir adım oldu.

Neden Evet Dedik?

Biz iş dünyasının temsilcileri olarak anayasadan etkileniyoruz. İş yapmamız; anayasanın yanlış yorumları, garip maddeleri, acayip uygulamalarıyla engelleniyordu ve bu görmezden geliniyordu. Bir kere mevcut sistem arızalıydı. MÜSİAD olarak cumhurbaşkanının ilk defa halk tarafından seçilmesi sürecinin başından beri söylediğimiz bir gerçek var. Türkiye’de “kuvvetler ayrılığı” olarak ifade edilen; ama kurgusunda “kuvvetler karmaşası” olan bir sistem vardı ve değiştirilmesi gerekiyordu. Biz, hep bu düşüncenin arkasında durduk. Anayasalar, bireylerin hak ve özgürlüklerini devlete karşı güvence altına alır ve devletin yönetme sürecinde bağlı olduğu kuralları belirler. Fakat bu kurallar, millet tarafından seçilmiş meşru iktidarı ‘’köşeye sıkıştırmak’’ ve ‘’iş yapamaz hale getirmek’’ anlamına gelmez ve gelmemelidir. Aksi halde, hak ve özgürlükleri “güvence” altına alma çabaları, devlet üzerinde hegemonya kurmaya çalışan vesayetçi güçlerin, iktidarlarını pekiştirmesi ve yönetimi ele geçirmesi sonucunu doğurur. Maalesef, ülkemizin son dönemlerindeki anayasalar, hep bu sonucu doğurmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin son anayasalarının yapım süreçleri incelendiğinde karşımıza, milletin iradesini yok sayan, meşru olmayan güçler, silahlı kuvvetler ve darbeler çıkıyor. 1961 Anayasası’nın getirdiği Cumhuriyet Senatosu ve 1982 Anayasası’nca getirilen Millî Güvenlik Konseyi, vesayet yönetiminin bariz örnekleridir. Milletin iradesini hiçe sayarak, darbelerle devlet düzeni kuran vesayetçi zihniyet, kendi gücünün zayıfladığı ve milletin söz sahibi olmaya çalıştığı her dönemde, açık veya üstü örtülü şekilde, milletin seçtiği iktidara müdahalede bulunmuş, kendini daima iktidarın asıl sahibi olarak görmüştür. Vesayetçi zihniyetin önüne koyduğu engelleri aşarak milletin oylarıyla görev başına gelmeyi başaran liderlerse tehditlerle darbe girişimleriyle karşılaşmıştır. Bu darbe girişimlerinin nereye varabileceğini 15 Temmuz’da gördük. Benzeri başka örnekler tarihimizde maalesef çok.

2007 yılında ülkenin seçimle göreve gelmiş hükümetine bir muhtıra verilmişti. Devamında da cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin garabetini birlikte yaşadık. Zoraki icat edilen bir bakış ile anayasa yorumlandı ve 367 saçmalığı üretildi. Bu milletin meclisine, cumhurbaşkanını seçtirilmiyordu. O süreç devam edecek olsaydı, mevcut anayasanın dayatılan o garip yorumlaması sonucu cumhurbaşkanı seçememiş bir meclisimiz olacaktı. Bu da bir kaos ortamı demek. Biz bunlarla uğraştırılırken, 2008 yılına girdik. 2008 niçin önemli? 2008, etkileri bütün dünyada hâlâ devam eden dünya ekonomik krizinin baş gösterdiği yıl. Bizim gibi darbe sorunu olmayan, ekonomik bakımdan ise çok gelişmiş ülkelerin bile hâlâ baş edemediği 2008 Krizi’nden söz edildiği yıl, baktık ki iktidar partisine karşı bir de kapatma davası açıldı. Bir anlamda anayasa mahkemesinden kapatma kararı çıkar gibi de oldu. Çünkü Anayasa Mahkemesi’nde 6’ya 5 oy sonucu çıktı. Böylelikle de çoğunluk sağlandı; ama yetmedi. Sonuç 7’ye 4 olsa iktidar partisi kapatılmıştı.

Eğer İktidar Partisi Kapatılsaydı…

İktidar partisinin kapatıldığını düşünelim. Cumhurbaşkanı da seçilememiş. Öte yandan da dünyada 1930 yılında yaşanan ekonomik buhrandan sonraki en büyük ekonomik kriz hüküm sürüyor. Hiçbir ülke ne yapacağını bilmiyor. Dolayısıyla tam bir siyasi ve ekonomik belirsizlik ortamı var. O kapatmanın ve gerçekleştirilmemiş cumhurbaşkanlığı seçiminin toplumsal yankıları nasıl olurdu? Ya, ekonomik sonuçları ne olurdu? Hangi işadamı, böyle bir ülkede iş yapmak ister? Hangi işadamı, önünü göremediği bir ortamda, ilave istihdam oluşturmaya çalışır? Yatırım yapmaya uğraşır?

Huzur, Güven, İstikrar

Bir ülke iş dünyasından daha fazla yatırım daha fazla istihdam daha fazla katma değer bekler. İş dünyası da bunları yapabilmek için ülkeden huzur, güven ve istikrar bekler. İş dünyası önünü görmek ister. Geleceğe güvenle bakmak ister. Önüne çıkarabilecek engelleri, öngörebilmek ister. Kaos istemez, belirsizlik istemez. 2007 ve 2008’deki kaos ortamının zeminini hazırlayan darbe anayasasıydı. Dolayısıyla anayasa ile iş dünyasının işini yapamaması arasında doğrudan bir bağlantı var. İş dünyasının iş yapması, anayasa kaynaklı birtakım olaylar zinciriyle kolayca engellenebilir.

FİKRİNİZİ BELİRTİN.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir